Bir toplumu önce kendi gözünde madden ve manen değersizleştir. Aidiyetini, amacını, varlık tatminini kaybetmiş bireyler yarat. Sonra onlara yeni bir değerler bütün sun, bu değerleri sahiplenmesini sağla. Bir de öteki, bir düşman oluştur. Artık sunduğun değerler bütününü ne pahasına olursa olsun savunup koruyacak gözü kara bir ordun var. İşte yine karşımızda “harekete geçmiş cehalet”…
Almanya’da da durum böyleydi. 1940larda yaşananlar, en az 70 yıllık bir sürecin sonucuydu. 1871’de Almanya, Prusya ile yaptığı savaştan galip çıkınca yüklü tazminatlar elde etti ve II. Reich kuruldu. Bu, Almanya’nın hızla sanayileşip büyümesini, Avrupa dışında sömürgeler elde etmesini sağladı. Tabii ki tüm sermaye hakim bir grubun elinde toplanmıştı. Halkın geri kalanı, çocuklar dahil günde 14-15 saat çalıştırılıyordu. Karşılığında sefil bir hayat sürüyorlardı. Yavaş yavaş bilinçlenip hak aramaya başladılar. Ama monarşinin desteği her zaman sermayenin yanındaydı. Hemen bir düşman yaratıldı: sosyalistler. Bu “büyük” tehdit karşısında baskıcı uygulamalar artırıldı, toplum içi nefret körüklendi, yoksul kitlenin odağı dağıtıldı. Araç olarak kullanılan ideoloji ise çok basitti: Alman milliyetçiliği.
İşte sana ordu, git dünyayı fethet. Almanya bir defa denedi, olmadı. Büyük çöküş, daha büyük seflaet getirdi. Sefalet umutsuzluğu besledi. Umutsuzların umudu Hitler oldu. Almanya bir daha denedi. Bu seferki çılgıncaydı, kendini aştı, kontrolden çıktı. Amacını unutup aracına sarıldı. Başta bir araç olarak ortaya konan etnik düşmanlık, bir süre sonra hareketin asıl amacı olmaya başladı.
Şimdi biz, bunlar geçmişte kaldı, şartlar değişti, diyoruz. Katliamlar, toplama kampları, zulümler çok uzak geliyor. Ancak uygun şartlar altında ve bu şartları kullanacak kötü niyetli insanların varlığında, tüm olup bitenler yinelenebilir. Yineleniyor da… Kenya’da bir aydır süren iç çatışmada ölenler 800’ü aştı. Ölenler de, öldürenler de Kenyalı. Tıpkı Almanya’da bir arada yaşayan, her gün birbirine selam veren, birbirinden alışveriş yapan insanların, kalkıp birbirini öldürmeye başlaması gibi. Demek ki insanlık, yeterli provakatif destekle, aynı vahşeti her zaman yeniden yaratabilir.
Donkişot Tiyatro’nun Dalga oyunu bunu hatırlatıyor bize. Nazi Almanyası’nda (ve dünyanın bir çok başka yerinde) olanları unutmamamızı, aklın, sağduyunun yolundan uzaklaşmamamızı, körü körüne, sorgulamadan kabullenmememizi söylüyor.
Jean-Jacques ise aksine kazanan biri. İşi ve sosyal hayatı mükemmel. İşte onun da kendine söylediği yalanlar burada başlıyor. O utangaç, çekingen genç, hâlâ Jean-Jacques’ın içinde yaşıyor. O aslında hayatında bir durgunluk, dinginlik istiyor. Onun istediği her gece bir başka kadınla birlikte olmak değil, mutlu olacağı bir kadında sonsuz aşkı bulmak. O yüzden yüzleştirici, Jean-Jacques’ın karşısına önceleri nefret edilen, sonra yavaş yavaş sevilmeye, sonunda tapılmaya başlayan kadın olarak çıkıyor. Jean-Jacques şiddetle reddediyor onu, hatta en nefret ettiği ismi ona yakıştırıyor. Ama sonunda, adam açısından umutsuz bir aşk hikayesine dönüşmeye başlayan bu ilişki, yavaş yavaş adama kendini sorgulatıyor. Kadın adamı silkeleyip kendine getiriyor, değiştiriyor, başka birine, belki de başka birinden tekrar kendine dönüştürüyor.

Sonra Gugıl Efendi’ye sordum ve öğrendim ki oyun Bursa DT tarafından da iki sezondur oynanmaktaymış. Üstelik oradaki oyunun yönetmeni, burada da oyundan sonra sahneye çağırılan (galaydı izlediğim), oyunun hazırlıkları boyunca yardımlarını esirgemediği için teşekkür edilen Ali Düşenkalkar imiş. 

