Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Bir toplumu önce kendi gözünde madden ve manen değersizleştir. Aidiyetini, amacını, varlık tatminini kaybetmiş bireyler yarat. Sonra onlara yeni bir değerler bütün sun, bu değerleri sahiplenmesini sağla. Bir de öteki, bir düşman oluştur. Artık sunduğun değerler bütününü ne pahasına olursa olsun savunup koruyacak gözü kara bir ordun var. İşte yine karşımızda “harekete geçmiş cehalet”…

Almanya’da da durum böyleydi. 1940larda yaşananlar, en az 70 yıllık bir sürecin sonucuydu. 1871’de Almanya, Prusya ile yaptığı savaştan galip çıkınca yüklü tazminatlar elde etti ve II. Reich kuruldu. Bu, Almanya’nın hızla sanayileşip büyümesini, Avrupa dışında sömürgeler elde etmesini sağladı. Tabii ki tüm sermaye hakim bir grubun elinde toplanmıştı. Halkın geri kalanı, çocuklar dahil günde 14-15 saat çalıştırılıyordu. Karşılığında sefil bir hayat sürüyorlardı. Yavaş yavaş bilinçlenip hak aramaya başladılar. Ama monarşinin desteği her zaman sermayenin yanındaydı. Hemen bir düşman yaratıldı: sosyalistler. Bu “büyük” tehdit karşısında baskıcı uygulamalar artırıldı, toplum içi nefret körüklendi, yoksul kitlenin odağı dağıtıldı. Araç olarak kullanılan ideoloji ise çok basitti: Alman milliyetçiliği.

İşte sana ordu, git dünyayı fethet. Almanya bir defa denedi, olmadı. Büyük çöküş, daha büyük seflaet getirdi. Sefalet umutsuzluğu besledi. Umutsuzların umudu Hitler oldu. Almanya bir daha denedi. Bu seferki çılgıncaydı, kendini aştı, kontrolden çıktı. Amacını unutup aracına sarıldı. Başta bir araç olarak ortaya konan etnik düşmanlık, bir süre sonra hareketin asıl amacı olmaya başladı.

Şimdi biz, bunlar geçmişte kaldı, şartlar değişti, diyoruz. Katliamlar, toplama kampları, zulümler çok uzak geliyor. Ancak uygun şartlar altında ve bu şartları kullanacak kötü niyetli insanların varlığında, tüm olup bitenler yinelenebilir. Yineleniyor da… Kenya’da bir aydır süren iç çatışmada ölenler 800’ü aştı. Ölenler de, öldürenler de Kenyalı. Tıpkı Almanya’da bir arada yaşayan, her gün birbirine selam veren, birbirinden alışveriş yapan insanların, kalkıp birbirini öldürmeye başlaması gibi. Demek ki insanlık, yeterli provakatif destekle, aynı vahşeti her zaman yeniden yaratabilir.

Donkişot Tiyatro’nun Dalga oyunu bunu hatırlatıyor bize. Nazi Almanyası’nda (ve dünyanın bir çok başka yerinde) olanları unutmamamızı, aklın, sağduyunun yolundan uzaklaşmamamızı, körü körüne, sorgulamadan kabullenmememizi söylüyor.

Sorular ve özür…

O zamanlar 14 yaşımdaydım. Bir akrabamız İstanbul’a gelmişti, bizde kalıyordu. Bir akşam yemek sırasında şöyle demişti: “ O kafir var ya, o, aziz demeyeceğim, aziz Allah’ın adı, ama o Nesin denen herif var ya… Her şeyi o başlattı!” Televizyonda birkaç gün önce Sivas’ta olanlarla ilgili haberler vardı. Ben anlamamıştım olanları, pek de önemsememiştim.

Dün akşam önemsedim. Genco Erkal çıktı sahneye arkadaşlarıyla, bir buçuk saat anlattı. Arkada da olayın görüntülerini içeren bir belgesel film…

Olay nasıl başladı? Önceden hazırlanan bildirilerle, namazdan çıkan cemaatin arasında karışan kışkırtıcılarla kalabalık nasıl kızıştırıldı? “Harekete geçmiş cehalet” şehri nasıl talan etti, insanları bir otelde nasıl kuşattı? Yetkililer ve sorumlular neleri yapamadılar, neleri yapmadılar? Halkı sakinleştirmesi gerekenler sözleriyle onları nasıl daha çok kışkırttı?

O kadar insan nasıl yakıldı? Medeniyetin göbeğinde cehennem ateşi nasıl tutuşturuldu? Olayın asıl hazırlayıcıları neden yakalanmadı, suçlular olağanüstü hal ilan edilmiş bir şehirden nasıl ellerini kollarını sallayarak ayrılabildiler?

Bu devlet Aziz Nesin’i linç etmeleri için halka feryat eden, itfaiye demiriyle ona bizzat saldıran belediye encümen üyesini nasıl bulamaz? Bu halk, “haydi şunların ruhuna bir fatiha okuyun” diyerek halkı güya sakinleştiren belediye başkanının milletvekili olmasına, yakalanan üç beş caniyi savunmaya kalkışanların Adalet Bakanlığı yapmasına nasıl göz yumar? Bu devletin o zamanki yöneticileri “Oteli saran halkımıza zarar gelmemiştir.” açıklamasını hangi cüretle yapabilir?

“Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak” diye slogan atılan bir olay, nasıl olur da adi bir suç gibi gösterilemeye çalışılır?

Bunları ben dün akşam Sivas’93’ü seyredince, olaydan 15 sene sonra sormaya başladım. En çok da kendime sordum: Neredeydin? Sonra, oyunun sonunda, ölen o 35 insanın fotoğrafları perdeye yansıdığında, bu gafletten bana düşen pay için özür diledim hepsinden.

Ama arkamdaki sırada oturan, oyundaki kısacık Mesut Yılmaz taklidinde, oyunun o boğucu, ezici, sıkıntıdan isyan ettirici havasından hemen sıyrılıp kahkahayı patlatan ahmak, bunları düşünmedi herhalde? Kim bilir neler düşündü? Hiç düşündü mü?

Kara Kaplı’da Jean-Jacques bir hukuk bürosunun ortağı olan başarılı bir avukattır. Yoğun iş temposunun yanı sıra geceleri de pek çok kadınla birlikte olur ve onları unutmamak için kara kaplı defterine tek tek not eder. Jean-Jacques yine böyle bir gecenin sabahında, işe gitmek için hazırlanırken, bir kadın açık bulduğu kapıdan içeri girer, adamın evine ve hayatına yerleşir, düzenini alt üst eder.

Adam önceleri kadını evinden göndermek için her türlü yola başvurur. Ancak kadın gitgide adamın hayatında daha fazla yer tutmaya, zamanla vazgeçilmez olmaya başlar. Sonunda adamın yaşamını sorgulamasını, tüm sözde başarılarını bir kenara koyup kendi için yaşamaya başlamasını sağlar. Jean-Jacques işlerini bırakır, ortaklıktan çıkar, evini ve eşyalarını terk ederek yeni bir hayata başlar. Geride unutulmuş başarılar, terk edilmiş bir ev ve görevini tamamlamış kadın kalır.

Birdenbire esrarengiz bir şekilde ortaya çıkıp adamın hayatına giren, onu tüm yaşamını, varlığını sorgulamaya zorlayan, adamı kendiyle yüzleştirip sonunda toptan değişmesine sebep olan, hayal-gerçek karışımı kadın karakteri, Mikadonun Çöpleri’nden sonra bir kez daha karşımızda.

Mikadonun Çöpleri’nde adam, kadını sokakta bulup evine getiriyordu. Aralarındaki ilişki de birbirlerine gittikçe gerçeklere daha da yaklaşan, yalanlarla dolu çelişik hikayeler anlatmaktan öteye gitmiyordu. O adam kaybetmiş ve bunun suçunu hep başkalarına atmış, o yüzden de kendine sürekli yalanlar söylemiş biriydi.

yuzlesme.gifJean-Jacques ise aksine kazanan biri. İşi ve sosyal hayatı mükemmel. İşte onun da kendine söylediği yalanlar burada başlıyor. O utangaç, çekingen genç, hâlâ Jean-Jacques’ın içinde yaşıyor. O aslında hayatında bir durgunluk, dinginlik istiyor. Onun istediği her gece bir başka kadınla birlikte olmak değil, mutlu olacağı bir kadında sonsuz aşkı bulmak. O yüzden yüzleştirici, Jean-Jacques’ın karşısına önceleri nefret edilen, sonra yavaş yavaş sevilmeye, sonunda tapılmaya başlayan kadın olarak çıkıyor. Jean-Jacques şiddetle reddediyor onu, hatta en nefret ettiği ismi ona yakıştırıyor. Ama sonunda, adam açısından umutsuz bir aşk hikayesine dönüşmeye başlayan bu ilişki, yavaş yavaş adama kendini sorgulatıyor. Kadın adamı silkeleyip kendine getiriyor, değiştiriyor, başka birine, belki de başka birinden tekrar kendine dönüştürüyor.

Modern zamanların insanı kazanan da olsa, kaybeden de olsa mutluluğu bulamıyor. Onu rahatlatmak, iç huzuruna kavuşturmak, kendiyle yüzleştirip kendine karşı dürüst olmasını sağlamak için bir yüzleştiriciye ihtiyacı var. Şanslı olanlar ya böyle birine rastlıyor, ya da Jean-Jacques gibi onu kendi yaratıyor. Şanssız olanlarsa yeraltına battıkça batıyor.

Önce oyun sonrası:

Kürklü Merkür’ü izledikten sonra sarsılmış şekilde salondan çıkıyorum, asansöre doğru yürürken duvarın dibinde birileriyle konuşan Murat Daltaban’ı görüyorum, yarı bilinçsiz gidip elini sıkıyorum. Sonra asansörü beklemeden merdivenlerden aşağıya iniyorum. Yüzüme çarpıp beni kendime getirecek soğuk havaya ihtiyacım var. Bu sezon (ve hatta geçen sezon) izlediğim oyunlar arasında en etkileyicisi olduğunu düşünerek caddede yürüyorum. Bunun üzerine uzun süre herhangi bir oyunu çok beğenebileceğimi sanmıyorum.

Sonra oyunun özeti:

Yıkımardı bir dünyada hayatta kalmaya çalışan geçmişsiz ve geleceksiz gençler… Hayatlarını partiler düzenleyerek ve kelebek satarak kazanıyorlar. Ne güzel görünüyor değil mi? Değil… O partilerde zenginlerin her türlü sapkın fantezisi gerçekleştiriliyor. Mesela o gün hazırlandıkları partide, bir şirketin üst düzey yöneticisi, bir oğlan çocuğuna tecavüz edecek ve sonunda onu vahşice öldürecek.

Kelebekler de öyle bildiğimiz masum kelebeklerden değil. Bunlar bir gün bir fırtınayla ortaya çıkan, genetik olarak değiştirilmiş kelebekler. Yiyende sanrılara sebep oluyorlar, uzun vadedeki etkileri ise bellek yitimi ve dil yeteneklerinin kaybı.

Bu ortamda Eliot, kıt akıllı ve kelebek bağımlısı kardeşi Darren’i, sevgilisi travesti Lola’yı, hatta güçlü ve korkutucu görünen patronu Sfenks’i korumaya, onların hayatlarını devam ettirmeye çalışıyor. Ama olmuyor, oyunun sonunda Eliot sözünü tutamıyor…

Son olarak oyuncular:

Önceden izlediklerimden Cemil Büyükdöğerli, Mutlu Günler’den aklımda kalmıştı. Burada ise sapkınlıktan çıldırmış Parti Konuğu olarak gözlerini patlatıp dilini çıkararak salya sümük fantezilerini anlattığında sanki karşımda şeytanı gördüm. Enis Arıkan geçen sene “yumuşatılmış” Hamlet’te eğretiydi biraz, belki de Hamlet’e o efemine tavrı yakıştıramadığım için. Lola’da ise çok daha iyiydi. Geçen senenin karizmatik aşık Vronski’si Engin Altan Düzyatan ise dehşetli ve bir o kadar da kendiyle çelişik Sfenks’te bambaşka biri olmuştu.

Ayrıca Eliot – Darren ikilisinde Serkan Altunorak ile Rıza Kocaoğlu, Nez’de de Tuğrul Tülek çok iyiydiler. Bu kadar ağır replikli ve çok hareketli bir oyunda hiçbir oyuncunun aksamamasını, teklememesini, hepsinin rolündeki kişi olup çıkmasın izlemek gerçekten keyif verdi. Oyuncuları böyle hazırlamak da Daltaban’ın başarısı.

9.jpg

Geçen sezon Dot’ta Böcek ve Sansürcü’yü izlerken “bu şiddete, bu kadar küfre ne gerek var?” diye düşünmüştüm. O oyunlarda bu unsurlar zorlamaydı sanki, öyküyü anlatmanın bir gereği değildi, bu ölçüde olmasa da olurdu. Ama Kürklü Merkür’de olan bitenler, bu şiddet, çıldırmış bir yıkımardı dünyada her şeyini kaybetmiş insanların vahşiliği başka türlü anlatılamaz. Bu oyun tam da böyle yazılmış ve oynanmış olmalı. Seyirci rahatsız oluyor, belki oyunu terk etmeye kalkışıyor, “yok artık, yeter!” demeye başlıyor. Ama insanlığın geçirmesi çok muhtemel ortak cinnetin korkunç sonuçlarını anlatmanın başka yolu yok.

Kenan Ne Yönetir Ne Yönetmez?

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı, lisedeki dersten kaçma tiyatro gruplarından defalarca izlemiştim. İlk defa profesyonel bir prodüksiyonda izledim, güzeldi. Şarkılı, danslı, şamatalı, güzel bir eğlence.yasar1.jpg

Aziz Nesin alttan alttan dalga geçiyor ama anlayan yok, o başka. Mesela Yaşar gayet ironik bir şekilde “Biz yaşamışız, ölmüşüz, ne fark eder… Yeter ki devlet yaşasın!” diyor. Aslında vatandaşın, devletin aşılmaz gücü karşısında nasıl da önemsizleştirildiğini, değersizleştirildiğini, birey hakkının nasıl görmezden gelindiğini anlatıyor. Ama seyirci bunu – biraz da günün şartları gereği – “varlığım Türk varlığına armağan olsun” tadında algılıyor ve çılgınca alkışlıyor. Olsun, yine de oyun güzelliğinden bir şey kaybetmiyor.

Oyunun sonunda iyi bir reji olduğunu düşündüm. Geçen sezon Ölümsüz Öykü’yü, muhteşem öyküsünün yanı sıra sahneleniş biçiminden dolayı da beğenmiştim. Yıllar öncesinden de bir İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? hatırlarım ki o da güzeldi. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, yapısı itibarıyla seyirciyi kolay tavlayacak bir oyun ama buna benzer pek çok oyun gibi çok sulu zırtlak sahnelenmiyor. Kenan Işık iyi etmiş dedim.

yasar.jpgSonra Gugıl Efendi’ye sordum ve öğrendim ki oyun Bursa DT tarafından da iki sezondur oynanmaktaymış. Üstelik oradaki oyunun yönetmeni, burada da oyundan sonra sahneye çağırılan (galaydı izlediğim), oyunun hazırlıkları boyunca yardımlarını esirgemediği için teşekkür edilen Ali Düşenkalkar imiş. Bursa DT’nin internet sayfasında oyunun fotoğrafları da var. Dekorlar aynı, oyun düzeni, sahneler aynı, koreografi aynı… O oyunu (resimlerden gördüğüm kadarıyla) neredeyse aynen buraya aktarmışlar.

Haydi diyelim bunu Ali Düşenkalkar kabullendi. Ama aynı dekor için, aynı dans düzeni için, buradaki oyunda başkalarının isimeri geçiyor. Oradakilerin emeğine yazık değil mi? Bir de başkasının yaptığı oyunu her şeyiyle aynen aldıysa, üstelik bir de hazırlıklarda, provalarda diğer yönetmeni çalıştırdıysa, Kenan Işık bu oyunda neyi yönetti?

Bursa’da oyun aralık ayında da oynanıyor. Eğer yeni yılda da oynanmaya devam ederse, gidip görmeye niyetliyim. Belki o zaman iki reji arasındaki (varsa) dokuz farkı bulurum…

Devlet Tiyatroları’nda 2001’den beri oynanan Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Mehmet Ulusoy tarafından 1980’de sahneye uyarlanarak Fransa’da oynanmış ve çok beğenilmiş. Biz de sonunda gidebildik. Oyunda şiirin tamamına yakını bire bir kullanılmış. Ancak iki bölüm dışarıda bırakılmış.

Oyuna alınmayan birinci bölüm Benerci’nin, Afrika’daki halkın köleleştirilerek tren yolu yapımında nasıl zorla çalıştırıldığını anlatan bir kitabı, Somadeva’ya okuduğu kısım. İkinci bölüm ise Benerci’nin hapisteyken, Somadeva’nın ölümü sonrasında yarım kalan “Hindistan’ın Yirminci Asır Tarihi” isimli eserini nasıl tamamladığını, ayrıca bu süre içinde kendi kanıyla yazdığı özgürlük ve devrim yazılarını hapishane dışına göndererek, halkın gözünde nasıl bir istiklâl kahramanı haline geldiğini anlatan kısım.

Birincisi Benerci’nin fikri gelişimini, düşünce yapısının nasıl şekillendiğini anlatıyor. Şiirde geçen başka olaylardan biliyoruz ki Benerci özgürlükçü, eşitlikçi bir devrim istemektedir, toplumlar üzerindeki emperyal baskıların yıkılması gerektiğini savunmaktadır. O sebeple bu bölümün oyun dışında bırakılması çok büyük bir eksiklik yaratmıyor.

Ancak dışarıda bırakılan ikinci bölüm, öykünün akışında bir gedik oluşturuyor. Somadeva öldükten, Benerci de sonunda yakalanıp hapse atıldıktan sonra, arada olan bitenden seyircinin hiç haberi olmuyor. Gün geliyor, Benerci hapisten çıkıyor, eski arkadalaşları ve devrime destek veren halk arasında bir kahraman gibi karşılanıyor. Bütün şehrin çalkalandığı törensel bir yürüyüş ile evine götürülüyor. Seyirci olarak Benerci’nin birden bire bu kadar önemli bir konuma gelişini kavrayamıyoruz. Daha sonrasında, özgürlük hareketi için vazgeçilmez konuma gelmiş Benerci’nin, yine aynı hareketin selameti için kendini feda edişinin neden bu kadar önemli olduğunu da göremiyoruz.

Gerekiyorsa başka yerlerden – örneğin Nâzım Hikmet’in, edebi safsatayla uğraşan yazarlarla dalga geçtiği bölümlerden – vazgeçilerek, atlanmış bölümlerin oyuna dahil edilmesi, sanırım oyunun bütünlüğüne katkıda bulunurdu. Tabii ki, bazı bakış açılarından sakıncalı görülebilecek bu bölümler özellikle dışarıda bırakılmadıysa…

Geçen yaz, Kadıköy Belediyesi’nin festival dediği garip organizasyonda, Can Tarlası‘nı izlemeye çalışmış ama yarısında çıkmıştık. Sonunda tamamını izledim. Barut Fıçısı’ndan etkilenmiş olmakla birlikte oldukça iyi bir oyun.

Seyirci – popüler dizi oyuncularının varlığından da etkilenerek – komedi olduğunu düşünerek geliyor, komedi unsuru da bolca var. Ama aslında ciddi bir toplumsal eleştiri mevcut oyunda. Toplumun her kesiminde her an herhangi bir nedenle suç işleniyor olduğunu anlatıyor. Yeşil sermaye dolandırıcılığı, uyuşturucu satanlar, çocuğu hastanede rehin kalanlar, fikirlerini beğenmedikleri yazarları vuranlar, töre cinayeti, aşk cinayeti, rüşvetçi polisler ve son skeçte de tüm bunlardan habersiz, izole ve yapay bir hayat süren mankenler, şarkıcılar, şovmenler var oyunda.

Bütün bunlara, ışık vurunca kan kırmızı olan bordo kumaşla kaplı arka plan ve üzerine yansıtılan tabanca şeklinde ışık da eklenince, aslında can sıkıcı, kafa karıştırıcı mesajlar çıkıyor ortaya. Bazı skeçlerden sonra, olanların hızlı çekimle geriye doğru oynanması da “bunlar olmayabilirdi” fikrini vermek için düşünülmüş. Ancak Özgürlük Parkı’ndaki izleyiciden daha öğretimli olduğu her halinden belli BKM izleyicisi de bir anlam veremedi bunlara. Hatta ikincisinde, konuşulanların geri alınmasından ibaret sesleri komik bile buldu.

İstanbul Halk Tiyatrosu’nu oluşturan oyuncular genel olarak iyiler sahnede. Özellikle Bahtiyar Engin yaşlı annesinin kılığına giren dolandırıcı rolünde, Dolunay Soysert de son bölümde azgın manken/oyuncu rolünde iyiydiler. Levent Üzümcü’yü Tozlu Çizmeler’den kısa bir süre sonra burada izleyince “yerini bulmuş” diye düşündüm. Absürd, hareketli roller – belki de diziden dolayı – ona daha çok yakışıyor sanki. Tozlu Çizmeler’de onu bir türlü “halkı peşine takacak karizmatik ve dirayetli ordu komutanı” olarak görmeyi başaramadım. Belki de bu durum onun fazlasıyla kibar, iyi aile çocuğı imajından kaynaklanıyor.

Bende benzeri bir imaja sahip Yıldıray Şahinler, ise Can Tarlası’nda bu imajı yerle bir etti. O hep sahneye girer, sakin bir tavırla zekice laflar eder ve gider. Can Tarlası’nda da iki skeçte benzeri rolleri vardı. Ama Barut Fıçısı’nda, otobüsteki kaçık rolünde biraz ipucunu gördüğümüz “psikopat”, bu defa rüşvetçi polisi soyan tinerci rolünde tamamıyla ortaya çıktı. Bu bölümde sanki bambaşka biri olmuştu Şahinler, kısa ama unutulmaz bir oyunla seyirciyi mest etti.

Can Tarlası İstanbul Halk Tiyatrosu için çok güzel bir başlangıç. Devamının nasıl olacağını merak ettiriyor…

Ben bir elektronum…

Kuzey Işığı bir otel lobisinde geçiyor. Lobide üç adam var:

1. Birinci Dünya Savaşı’nda cephede yer almış, savaş sırasında türlü zorluk çekmiş, ölümler görmüş, büyük travmalar yaşamış resepsiyonist

2. Çin’deki araştırmalarını, sadece bir kez gördüğü ve aşık olduğu oyuncu ile evlenmek üzere yarıda kesip gelmiş, kadın onu aramayınca da sinirlenip umutsuzluğa kapılmış bir paleantropolog

3. Çok ünlü fizikçilerin katıldığı, zorlu soyut kavramların tartışıldığı bir konferansı organize eden, bu arada da tartışılan fikirleri kavramaya uğraşan bir fizikçi

Fizikçi sürekli olarak herhangi bir gerçekliğin tam olarak algılanamayacağından, algılansa bile algılayanın algılanan gerçekliği değiştirmiş olacağından, birçok kişi tarafından algılanan birçok farklı gerçeklik olduğundan, dolayısıyla aynı şeyin aynı anda farklı durumlarda bulunabileceğinden ve bu durumların hepsinin de gerçek olabileceğinden bahsediyor. Buna göre bir kedi aynı anda hem ölü hem de diri olabilir. Bu iki durum da, bu durumları algılamış olan kişilere göre gerçektir.

Resepsiyonist sürekli kötü savaş anılarından, günlerce bataklıkta kalmaktan, arkadaşlarının parçalanmış cesetlerinden söz ediyor. Paleantropolog ise insan evriminin aşamalarını ve evrimin sürekli iyiye doğru işleyen bir süreç olduğunu anlatıyor.

Bu noktada fizikçi ile resepsiyonist, tek evrim sürecinin sonucunda ortaya çıkan iki farklı insani gerçekliğin temsilcisi oluyorlar. Fizikçinin anlaşılması zor üst düzey felsefi fikirleri, soyut tartışmaları, insan zekasının ulaştığı boyutu ve etraftaki diğer tüm canlılara karşı üstünlüğünü gösteriyor. Öte yandan resepsiyonistin anlattıkları, yine aynı insanın bir hiç uğruna nasıl vahşileşebildiğini, savaşlar çıkarıp büyük yıkımlara sebep olabildiğini vurguluyor. Paleantropolog ise ikisinin tam ortasında duruyor. O ne fizikçi kadar soyut, ne de resepsiyonist kadar vahşi. Dolayısıyla onun anlattığı, aslında soyut bir kavram olmakla birlikte insani duyguların somutlaştırdığı bir olgu, yani aşk.

Oyunun sürekli ilgi isteyen, belli konularda bilgi gerektiren, beyin yorucu bir metni var. Keyifli bir metin ama bu metnin bir tiyatro oyunu olarak yazılmış olmasının ne derece doğru olduğu tartışılabilir. Tiyatro sonuçta bir gösteri sanatı. Sahnede karakterleri ağır mantık tartışmalarına itmek, dakikalarca oldukları yerde konuşmalarını sağlamak ne kadar tiyatroya uygun? Bu metni bir öykü olarak okumak, tiyatroda izlemekten daha keyifli olabilirdi sanırım.

O sebeple bu oyunun basılı halini edinip okumak kaçınılmaz oluyor. Şimdilik, oyunun sonunda fizikçinin Bülent Emin Yarar’ın ağzından anlattıklarından hatırladıklarımızla yetinmek durumundayız:

Ben bir elektronum. Bir atomun çevresinde gittikçe belirsizleşerek dönüyorum. Bana bakmakta olan birisi bulunmadığı için, bir dalga mı yoksa bir parçacık mı olduğumu bilmiyorum.

Ben bir elektronum. Belirli değerler aldığımda belli sonuçlar üretiyorum. Ben bir olasılığım…

Böyle şeyler yazabildiğine göre, keşke Savaş Dinçel bolca oyun yazsaymış da bunlar sık sık sahnelenseymiş…

Adam, bizim buraların kaybetmişi… Hayatı boyunca babasının buyruğuyla yaşamış, o ne derse yapmış, onun istediği yaşamı kurmuş, babası ölünce de ortada kalakalmış. Değil kadınlarla, hiçbir insanla doğru dürüst ilişkisi yok. Gerekmediği halde bir ofiste çalışıyor ama tek yaptığı sabah erkenden işe gidip akşam hava kararmadan eve dönmek. Üstü başı hep temiz, ütülü. Evi tıpkı eskisi gibi derli toplu, düzenli. Hayatı mümkün olduğunca kurallı ve tekdüze. Babasından kalan mirasa bile dokunmamış, çünkü parayla yapabileceği herhangi bir şey yok.

snv31486.jpg

Bir gün, hayatında ilk defa kendi başına bir karar alıyor ama uygulamaya fırsat bulamıyor. Kapısını ısrarla çalan bir yabancı pandır küldür evine dalıyor ve adamı düşünmeye, değişmeye zorlamaya başlıyor. “Çünkü çocukluğunu yaşamamış kişiler yaşlansalar bile çocukluk yapma hakkına sahiptirler.” İşte bu yabancı da adama yaşamadığı çocukluğunu yaşatmaya uğraşıyor ve sonunda onu, hiç sahip olmadığı uçurtmanın kuyruğunda mutluluğa yolcu ediyor.

Müjdat Gezen Tiyatrosu’nun küçücük bir odadan ibaret, minderli demir sıralara oturulan (ki bu sıralar eski 500A otobüslerinin koltuklarından bile dar), pasajın geri kalanından pimapen ve camla ayrılmış, olsa olsa bozuk para cebi olabilecek bir sahnesine Savaş Dinçel’in adı verilmiş. Burada iki büklüm, sırt ağrıları içinde ve eğer erken giderseniz daha az kafa arasından Uçurtmanın Kuyruğu’nu izlemek mümkün.

Çok iyi bir oyunu, Barış Dinçel’in evden farkı olmayan özenli dekorunda, dikkat çekici oyunculardan izlemek için iki saatlik sıkıntıya değdi mi? Evet, diyebilirim. Ama orada bir oyun daha izler miyim? Sanmıyorum…

Savaş ikinci perdede çıktı

Tutkuyla bağlandıkları şeyleri korumak üzere hayattaki her türlü rezilliğe katlanacak insanlar var mıdır? Oldrich Danek’e göre varmış. Adı Brendl olan bu adam bir tiyatrocu. Genç yaşında evinden oyuncu olmak için ayrılıyor ve berbat da olsa bir kumpanyada işe başlıyor. Zaman içinde özellikle sahne üzerindeki karizması sayesinde fark ediliyor, şehir tiyatrolarından davet alıyor. Brendl’ın tiyatroya olan bağlılığı sebebiyle vermek zorunda kaldığı tavizler de bu noktada çıkıyor.

Önce, kendi tiyatrosunu kurup kendi istediği oyunları oynayabilmek için zengin bir kadının parti süsü olmayı kabulleniyor ve bu uğurda karısından ayrılıyor. Sonrası daha da zorlu, çünkü savaş yıllarında işgal altındaki şehirde Brendl, Naziler’in istediği oyunları oynamak zorunda kalıyor. Ardından, sadece tiyatrosunu ayakta tutabilmek için, perdeyi her akşam açıp insanlara biraz olsun umut verebilmek, güzel zaman geçirtebilmek için devrimci arkadaşlarının isimlerini Naziler’e bildirmek zorunda kalıyor.

Biraz büyük bir bedel değil mi? Benzeri öykülerde hep ezilmeyen, doğruyu yapmak uğruna bırakın tiyatrosunu kendi hayatını riske atan adamlar gördük şimdiye kadar. Ama Brendl onlardan biri değil. Onun inandığı tek şey tiyatro, bu uğurda feda edilmeyecek hiçbir şeyi yok. Zaten zamanla ailesini, arkadaşlarını, şerefini ve hatta özgürlüğünü kaybediyor. Belki daha önceki bir çok öykünün tekrarı olurdu ama biz yine de kırılmayı bükülmeye tercih eden bir adam görmek isterdik. Ama olsun, bu da farklı bir bakış açısı…

savas_ikinci_perdede_cikacak01.jpg savas_ikinci_perdede_cikacak04.jpg

Müfettiş’te Kaymakam’dan sonra, Savaş İkinci Perdede Çıkacak’ta da Brendl rolünde Hakan Meriçliler var. Müfettiş’te belki de kadroya sonradan dahil olduğu için, diğer oyuncular uzun süredir bilikte çalıştıkları için Hakan Meriçliler çok farkedilmiyordu. Belki bunda Çetin Tekindor’dan rolü devralmanın yükü de vardı. Ama Brendl’da izlenmeye değer bir performans var. İki buçuk saat süren (ara hariç) gayet yüksek tempolu bir oyunu neredeyse tek başına götürmek çok da kolay değil. Yanında Levent Güner ve yaşına rağmen Alpay İzbırak da iyiydiler. Bu oyundaki misafir sanatçı Şenay Gürler ise sanki gereksiz bir süs gibi kaldı, özellikle ağla(yama)dığı ayrılık sahnesindeki oyunuyla.

Oyundan önce kalabalık kadro ve bir de orkestra Oda Tiyatrosu’nun küçücük sahnesine nasıl sığacak diye düşünmüştük, sığdırmışlar. Bu sahnenin balkonu var, tam ortasında da döner bir merdiven iki katı bağlıyor. Normalde merdiven ve balkon kısmı dekorun ardında kalıyor ama derinlik gerektiğinde bu bölümler de kullanılıyor. Ben o merdivenin ve balkonun aslında sabit olduğunu yeni anladım, oyun boyunca da orada seyrettiğim diğer oyunlardaki dekorları hatırlamaya çalıştım. Orkestrayı işte bu balkona yerleştirerek yer kazanılmış. Balkonun altı da açılarak sahne derinleşmiş. Böylece özellikle arka planda yavaş çekimde olayları canlandıran oyuncular için gerekli yer sağlanmış. Tabii ki Taksim Sahnesi’nde izlemeyi tercih ederdik ama kısmet değilmiş. Artık oraya yapılacak alışveriş merkezi biter de, içinde bir de salon olur da, o salonu Devlet Tiyatroları’na verirler de, biz de yine gideriz Taksim Sahnesi’nde oyun izlemeye…

« Yeni Yazılar - Eski Gönderiler »