Feeds:
Yazılar
Yorumlar

nehrin_solgun_yuzu_afis1Gökkafes birçok itiraza rağmen sonunda açıldığında “mümkünse o binaya gitmeyeceğim” demiştim kendime. Çirkinliğiyle devasa bir kafes gibi çökmüştü şehrin üstüne. Böylesine berbat bir bina, yasaların hilafında inşa edilebiliyorsa, yıllardır bir ceset gibi çürüyen Park Otel inşaatı neden devam edemiyor? Doğru cevapları alabilmek için, soruyu tersten sormak lazım sanırım.

Neyse, birkaç yıl önce, iş icabı mecburen girince o binaya, kendime verdiğim bir sözü daha çiğnemiş oldum. Tiyatro izlemek için yerin dibindeki bodrum katlarına bile inmiş biri olarak, o melun binaya tekrar gitmek çok da koymadı bana. Böylece, yeni açılan Tiyatro Maan Performans Sahnesi’ni, Türkiye’de bir oyunu ilk defa oynanan Nick Stafford’un Türkçe’ye romantik çağrışımlı Nehrin Solgun Yüzü adıyla çevrilen Katherine Desouza oyunu için görmüş oldum.

Oyunun, Türkçe olmayan kelimeleri acımasızca yasaklayan çevirmeni kızabilir belki ama, oyunu tanımlamak için en uygun söz “suspense” (Türkçe’de o karşılığı tam olarak veren kelime bilmiyorum). Sonunda bir şeyler çözülmüş gibi oluyor ama yine de birkaç alternatif doğru olabilir. Konu kısaca şöyle: Boş zamanlarında, aklını kaçıran kocasını tımarhanede ziyaret eden Fay, doğduğu ufak kentte bir zamanlar ufak bir aşk yaşadığı Kevin ile yeniden iletişime geçer ve onunla yazışmaya, ardından onu hapishanede ziyarete başlar. Kevin, birçok kadını tecavüzün ardından boğarak öldüren Vaftizci Yahya lakaplı seri katil olduğu iddiasıyla tutukludur; ancak ısrarla suçsuzluğunu savunur. Bu sırada ortaya çıkan David ise, daha önce intihara da kalkışmış olan ve iki yıldır kendisinden haber alınamayan kızı Katherine Desouza’nın da Vaftizci Yahya tarafından öldürüldüğünü düşünmekte; kızının akıbetini tam olarak öğrenebilmek için Fay’den yardım istemektedir. Kevin ise, aleyhine tanıklık ederek hapse girmesine sebep olan bir arkadaşının asıl seri katil olduğunu iddia eder ve David’e bire bir uyan bir eşgal verir. Bu çerçevede, oyunda birkaç soru sürekli havada kalıyor:

  • Katherine öldürüldü mü? Yoksa ailesini terk edip kayıplara mı karıştı? Ya da cesedinin bulunamayacağı şekilde intihar mı etti?
  • David, Katherine’in babası mı, yoksa Vaftizci Yahya mı?
  • Kevin gerçekten katil mi?
  • Fay yalnızlığından kurtulmak için geçmişindeki ufacık bir sevgi kırıntısına ne pahasına olursa olsun tutunmaya çalışan mutsuz bir kadın mı? Yoksa Kevin’in suçluluğunu ortaya çıkarmaya çalışan bir görevli mi?
  • En önemlisi, Fay ile Kevin’in paylaştığı anı, iki liseli gencin yıllar önce nehir kıyısında, arabadan gelen müzik eşliğinde çimenlerin üzerinde masumca yatışlarından mı ibaret? Yoksa o masum anıda, Kevin’in seri katillik deneyiminin ilk belirtilerinin yaşandığı bir olay mı gizli?

Kevin’in Fay’den kendisi için yalancı şahitlik istemesinin ardından geçirdiği nöbette sayıkladıkları, bunlara net bir cevap vermeyen oyunun sonunda seyirciye bazı kestirimler yapma şansı veriyor sadece.

Küçük kadrolu ve az sahneli bu oyunda, Tiyatro Maan Performans Sahnesi’nin imkânları güzel kullanılmış. Bazı sahnelerin, ışık altında saydamlaşan arka planın gerisine taşınması, yerden ve blackout’tan tasarruf sağlamış ama bir noktada o sahnelerden birini aydınlatan spotların bozulması biraz sıkıntı yaşattı kadroya. Geriye kalan üç mekan olan hapishane görüşme odası, park ve kitapçı için gerekli değişimler ise, biraz da sahnenin ortasında duran ve bir seferinde kitaplık olarak kullanılan, diğer kullanımlarını pek çıkaramadığım hantal ve zor yer değiştirilen sütun sebebiyle, uzunca sürüyordu.
Böcek’te birkaç dakikada ölüveren Gökçer Genç, burada iyi bir Kevin olmuş. Picasso’da daha yeni izlediğimiz Ayça Bingöl de rahat ve abartısız oyunuyla iyiydi. Sahnede ilk defa gördüğüm Mahmut Gökgöz ise nedense çok fazla tekledi ve sözlerini unuttu.

Ahmet Levendoğlu’nun, belli kelimeleri, daha yaygın ancak yabancı kaynaklı alternatiflerini tamamen dışlarcasına ısrarlı kullanımı, metnin önüne geçiyor sanki. David’in oyun boyunca birkaç defa bir şeylerin “ayırdında” olması, “tanılama ve sağaltımdan” bahsetmesi, okumuş yazmış bir adam için çok yadırgı durmayabilir. Ama hayatında kitap okumamış, bir köyde yetişmiş ve acımasız bir seri katil haline gelmiş Kevin’in “düşlemlemek” gibi sözcükler kullanması gerçek dışı kalıyor. Ancak yine de, David’in ara sıra bazı şeylerin “farkında da olması” dileğini atlamamak şartıyla, bu uğraşı olumlu buluyorum.

Öte yandan çevirmen, geçen sezon Tiyaro Dergisi’nde birkaç ay süren bir çeviri tartışmasının ardından, yine aynı eleştirilere maruz kalabilecek bir çeviri yapmış. Inishmaan’ın Sakatı’ndaki “ittiğimin dünyası” bu sefer bolca “düdükleniyor”. DT’de küfredilemiyor olabilir ama özel bir sahnedeki seri katil de şöyle doya doya bir küfredemeyecek mi? Bir de bu denli Türkçeleştirilmiş bir oyunda, bizim mobesenin dengi olan, kolaylıkla “güvenlik kamerası” denebilecek CCTV’nin metinde “sisitivi” olarak bırakılmış olması ilginçti.

Ufak ışık aksiliğine, hafif aksak dekora rağmen, genel olarak iyi bir oyunun ve yeni bir salonun bize kazandırılmış olması güzel.

Reklamlar

Çağdaş Tiyatroda Mitolojinin Gücü

the_brothers_size_afisTalimhane Tiyatrosu, meraklıları için değişik fırsatlar sunmaya devam ediyor. Ölüm Ayrıcalığı’ndan sonra, bu sahnede izlediğimiz ikinci yabancı oyun Actors Touring Company ve Young Vic ortak yapımı olan The Brothers Size oldu. Üç oyuncunun hiç ara vermeden, dans ederek, şarkı söyleyerek, tüm güçleriyle gümbür gümbür oynadıkları oyundaki performanslarından etkilenmemek güçtü. Dahası, bir de oyunun, metnin kendi güzelliğini var.

Konu kısaca şu: Oshoosi hapisten çıkar ve abisi Ogun’un yanına yerleşir. Amacı, hapisteyken hayallerini kurduğu serbest hayatı yaşamak, eğlenmek, kız tavlamak, seyahat etmektir. Ama abisi Ogun buna engel olur. Oshoosi’nin, kendisi gibi belirli, düzenli, yerleşik bir hayat yaşamasını ister. Onu, kendi tamirhanesinde çalışmaya zorlar, sürekli istediği arabayı ona vermez. Yeniden belaya bulaşmaması için ona sürekli hapishaneyi hatırlatır ve uyarılarda bulunur.

Abisinin bu sıkı tavrından sıkılan Oshoosi’ye, hapisten arkadaşı olan Elegba bir araba hediye eder. Oshoosi bir yandan tamirhanede çalışmaya devam ederken, diğer yandan da Elegba ile zaman geçirmeye başlar. Bir akşam Elegba arabaya uyuşturucu yerleştirir ve polisler bunu fark edince, Oshoosi’in tekrar hapse girmemek için kaçmaktan başka çaresi kalmaz. Ogun, tüm çabalarına rağmen başını derde sokan kardeşini yine de kabullenir ve ona kaçması için bir araba verir. Oyun iki kardeşin dramatik ayrılığı ile sona erer.

Aslında ilk anlatışta, pek de ilgi çekici, yenilikçi bir öyküsü yok oyunun. Ancak, oyunda her üç karakterin de Batı Afrika halklarından Yorubaların mitolojisiyle doğrudan ilişkilendirilmiş olmaları, oyunu asıl ilgi çekici kılan nokta. Bu üç adamın temsil ettiği tanrılar ve oyunda olup bitenlerle mitolojik hikayelerin kesişimi şöyle:

Büyük kardeş Ogun Size, küçüğünü sürekli koruyup kollamak, yönlendirmek zorunda olan, aynı zamanda yerleşik ve belirli bir hayatı tercih etmiş bir adam. Çok çalışmış ve kazandıklarıyla kendisine bir tamirhane açabilmiş. Şimdi hapisten çıkan küçük kardeşinin de kendi gibi düzenli ve aklı başında bir hayat sürmesini istiyor. Onu doğruya, aslında kendi doğru bildiğine yönelmeye zorluyor. Ogun, Yoruba mitolojisinde ateşin ve demirin tanrısının ismi, yani yerleşikliği, olgunluğu ve gücü simgeliyor.

Küçük kardeş Oshoosi ise çok daha uçarı, yerinde duramayan ve çalışmaktan hoşlanmaya bir kişiliğe sahip. Başı beladan hiç kurtulmamış, hayatı boyunca sürekli çuvallamış. Üstelik, farkında olmasa da yine çuvallamak üzere. Hapisten çıktıktan sonraki hayatını abisinin tamirhanesinde çalışarak değil, bir araba alıp, etrafta gezinip, kızları “avlayarak”, Meksika’yı, hatta Madagaskar’ı görmeye giderek geçirmek istiyor. Oshoosi’nin mitolojik karşılığı olan Oxosi ya da Ochosi, avcılık ve orman tanrısı. Yerinde duramaması, sürekli gezmek, yeni yerler görmek istemesi bundan kaynaklanıyor. Bu tanrının aynı zamanda adalet arayanların dua ettiği tanrı olması da, oyundaki siyahlara karşı adaletsizlik vurgusunu güçlendiriyor.

Oshoosi’nin hapisten arkadaşı olan Elegba, oyunda kilit role sahip. Önce abisinin vermeyi reddettiği arabayı Oshoosi’ye karşılıksız hediye ediyor. Ardından o arabaya uyuşturucu yerleştirerek Oshoosi’nin kaçıp gitmesine sebep oluyor. Elegba’nın mitolojik karşılığı olan Elegba ya da Eshu isimli tanrı, kesişen yolların ve yolcuların tanrısı. Üstelik Eshu, oyuncu bir tanrı. İnsanları, onlara birşeyler öğretmek, doğru yolu göstermek için önce kandırıp birbirine düşürüyor, ardından ortaya çıkıp ders veriyor.

Elegba’nın, bu mitolojik kurgu dahilinde, Ogun ve Oshoosi’ye iki konuda ders verdiğini, onları iki konuda doğruya yönelttiğini söylemek mümkün:

1. Birbirinizin hapishanesi olmayın: Ogun, annesi ve babası öldükten sonra, kendisi çok büyük olmasa da Oshoosi’ye hep bakmak, ona göz kulak olmak, onu yetiştirmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen Oshoosi sürekli hata yapar ve onun yaptığı her hatada, çevredekiler Ogun’u suçlar. Oshoosi hata yaptıkça, Ogun üzerine düşen görevi yerine getirememiş sayılır. O her düştüğünde, “çelmeyi takan” sanki Ogun’dur. Bu yüzden Oshoosi, hayatı boyunca Ogun’un hapishanesi olmuştur.

Ogun, Oshoosi’nin, hapse girerek doruk noktasına ulaştırdığı bu başarısızlığını artık sonlandırmaya kararlıdır. Bu amaçla, kardeşini sıkı kontrol altında tutar. Onu zorla çalıştırır, nerede kiminle neler yaptığını sorgular. Oshoosi hapisten çıkmıştır ama artık, parmaklıkları olmayan başka bir hapishanede gibidir.

Sonuçta iki kardeş birbirinin hapishanesi olmuştur. Oyunun başında yere tebeşirle çizilen ve oyuncuların hareket alanını sınırlayan çember, her şeyden önce bu birbirine tutsak olma durumunu temsil eder.

2. Herkesin doğrusu kendine: Ogun’un, biraz küçüklüğünden beri o yönde yönlendirildiği için, biraz da kendince doğru olan bu olduğu için Oshoosi’yi sokmaya çalıştığı kalıp, küçük kardeşe hiç uymaz. Bu iki adam, kardeş olmakla birlikte, farklı ve hatta zıt karakterlere sahiptir. Birinin doğrusu diğerine uymaz. Aralarındaki sevgiyle karışık sürekli çatışmanın bir sebebi de budur. İkisinin, özellikle de Ogun’un, bu gerçeği fark ederek diğerini olduğu gibi kabullenmeyi öğrenmesi gerekir.

İşte bu iki çatışmayı çözümlemek için, hilebaz tanrı Elegba çıkar ortaya. Oshoosi’ye hediye edilen arabadan dolayı Ogun’un bile heyecanlandığı gözden kaçmaz. Ama Elegba, ikisini de aldatmaktadır. Bir an için düşünmemelerini, sorgulamamalarını sağlar ve Oshoosi’nin kaçışıyla sonuçlanan olayları başlatır. Böyle davranarak, hem iki kardeşi birbirleri için yarattıkları hapishaneden kurtarır, hem de Ogun’a kendi gerçeğinin Oshoosi’nin gerçeğine uymadığını, onun kendi gerçekliğinde kendi hayatını yaşaması gerektiğini öğretir.
the_brothers_size001
Oyun, bu iki temayı Batı Afrika mitolojisiyle yoğurarak sunarken, şekilsel olarak da aynı kültürün törensel geleneklerinden yararlanıyor. Sürekli hareket halinde olan, dans eden, şarkılar söyleyen bu üç adamın performansı, zaman zaman sanki bir ayine dönüşüyor. Oyuncular, bir daireden ibaret oyun alanında, hiçbir dekor ya da ek malzeme kullanmadan, çıplak toprak üzerinde kadim öykülerini anlatan Afrikalılar gibi oynuyorlar. Hatta zaman zaman seyirciye dönüp “Ogun şöyle söyler”, “Elegba şunları yapar” cümleleriyle az sonra yapacaklarını anlatmaları, bilge bir öykü anlatıcısının tüm kabileyi etrafında toplayıp eski zamanlardan kalma efsaneleri anlatışını hatırlatıyor. Böylece – en azından Talimhane Tiyatrosu’nda – sahnenin etrafına dizilmiş olan seyirciler de bu kabilenin birer bireyi haline geliyor, hemen birkaç adım ötelerinde olup biten anlatıya bir şekilde dahil oluyor.

Bu türden bir anlatımın içine, her karakterin kendi kişiliğinin özünü anlattığı oldukça keyifli monologlar yerleştirilmiş. Böylece seyirci, Oshoosi’nin hapishane kütüphanesindeki kitapta Madagaskar’ı gördüğünde nasıl heyecanlandığını, Ogun’un kardeşini tek başına büyütmeye çalışırken kendini ne kadar kıstırılmış ve başarısız hissettiğini, Elegba’nın, hapiste bir gece abisinin adını sayıklayarak ağlayan Oshoosi’nin hislerine “sanki kendisinin de özlediği bir abisi varmış gibi” nasıl ortak olduğunu, bunları gerçekten yaşamış kişilerden dinliyor gibi öğrenebiliyor.

Böyle güzel bir oyunun en önemli özelliği, yazarının henüz 1980 doğumlu, Yale School of Drama’dan geçen sene mezun olmuş genç bir yazar olması. Bu bir yazarın gelişimini izlemek sanırım keyifli olacaktır, oyunlarını izleme şansına erişenler için.

Ölüm Ayrıcalığı

olum_ayricaligi_01Talimhane Tiyatrosu’na sanırım (ve umarım) bolca yabancı konuk topluluk gelecek. İlk örnek Carmen Werner ve Provisional Danza idi. Dans gösterisi olarak sunulan El Privilegio de Morir (Ölüm Ayrıcalığı) aslında dans tiyatrosu da sayılabilecek bir içeriğe sahipti. Üstelik de ilgi çekici bir teması vardı: Edward Hopper resimleri ve ölmek ayrıcalığı…

Dansçılar sahnede tabloları tek tek canlandırırken, bir yandan da ölmek ayrıcalığına bir türlü ulaşamayan bir adam umutsuzca kendini öldürmeye çalışıyordu. Dansçılardaki güç ve dinamizm gerçekten etkileyiciydi.

Hopper tablolarını dans formatında canlandırmak güzel bir fikir. Ancak gösterinin çıkış noktasında temel bir aksaklık mevcut. Broşürde şunlar yazıyor: “Bu yapıt Edward Hopper’ın resimlerinden esinlenerek yaratıldı; onun resimlerindeki karakterlerin yansıttığı huzurdan, ışıltıdan, renklerden ve başka şeylerden esinlenilerek… Resimlerdeki herkes bir şeyi ya da birilerini bekler gibi; acı çekmiyorlar, belki de ölüm ayrıcalığını beklemekteler…”

İkinci cümle, Hopper resimlerindeki ana temayı bekleyiş olarak yorumlama eğilimindeki biri için, nihai beklentiyi tanımlamak açısından isabetli sayılır. Gösterinin adına ve içeriğine de uyuyor. Ama ilk cümleyle arasında bir çelişki var. Diyelim ki ikincisi doğru, bu insancıklar gerçekten bir şeyi, hatta ölümü, gösterinin iddiasıyla “ölebilme ayrıcalığını” bekliyorlar. Bu noktaya iki şekilde gelmiş olabilirler:

1. Hayatları acı, mutsuzluk ve (çoğu insanın ya da resimleri görmemiş çoğu insanın yorumuna güvendiği çoğu başka insanın Hopper’a şıp diye atfettiği) hüzün ile doludur. Bu hayatı yaşamaktan mut almamaktadırlar. Ama bir türlü de bu hayatı sonlandıramazlar. O zaman da oturur ölümü beklerler ya da, gösteride olduğu gibi, olur olmaz yöntemlerle intihara kalkışırlar.

2. Bu insanlar acı falan çekmemektedir, mutsuz da değildir. Ama mutlu da olamazlar. Hayatlarına bir yön, anlam, sebep bulamamışlardır. Anlamsız kalmışlar, amaçsızlaşmış, inançsızlaşmışlardır. Bu insanlar için herhangi bir şeyi yapmak ile yapmamak arasında bir seçim mümkün değildir, çünkü her iki seçim de eşit oranda anlamsızdır. O yüzden bu insancıklar, tıpkı aslında yaşayamadıkları gibi, ölememektedir de. Kendi vermedikleri bu karar, doğanın işleyişi gereği kendiliğinden gerçekleşecektir ve mevcut anlamsızlıkları başka bir anlamsızlığa dönüşecektir. Hopper’ın insanlı resimlerindeki beklerdururluk, aslında ikinci tür insanları anlatır, desem yanıltıcı bir genelleme yapmış olur muyum? “Bana göre” öyle derim, o zaman.

Aynı noktaya, ölme ayrıcalığını bekleme noktasına, farklı yollardan gelen bu iki tür insanı ele aldığımızda, gösteri içeriğine uygun olan elbette birincisi. Ama hangisi olursa olsun, yukarıda alıntılanan iki cümleden ilki yersiz oluyor. Çünkü her iki durumda da bu insanlarda ne huzur ne de ışıltı görmek mümkün olacaktır. Bu durumda anlatılmak istenen ile, bu anlatılmak istenenin Hopper’a bağlanışı ve sahnede canlandırılan resimlere eklenen dramatizasyon arasında bir bağlantısızlık oluşuyor.

Yine de, isminden ve amacından bağımsız şekilde, gösteriyi sırf dans olarak izlemek bile keyif verici. Hatta kendini bir türlü öldüremeyen zavallı adamın sonuçsuz çabalarına şuursuzca gülen bir “homo nonsemioticus” iseniz, düpedüz eğlenmeniz bile mümkün.

2007-2008’in en iyi beşleri

Önceki sezon sonunda olduğu gibi, yeni sezonun ilk oyununu görmeden önce, geçen sezonun (2007-2008) kendimce ilk beşlerini açıklıyorum. Festival dahil 49 oyun görmüşüm, en çok şunları beğenmişim:

İlk 5 Oyun:

Kürklü Merkür – Dot
Seyir Notu>> Yıkımardı dünyada yaşamın çığlığı

Sivas’93 – Dostlar Tiyatrosu
Seyir Notu>> Sorular ve özür…

Şeylerin Şekli – Yeni Kuşak Tiyatro
Seyir Notu>> İki vazgeçiş

Geyikler Lanetler – Arca Azzurra Teatro

39 Basamak – Kent Oyuncuları
Seyir Notu>> Eğlenceli bir uyarlama

İlk 5 Oyuncu:

Serkan Altunorak – Kürklü Merkür
Rıza Kocaoğlu – Kürklü Merkür
Cemil Büyükdöğerli – Kürklü Merkür
Bartu Küçükçağlayan – Şeylerin Şekli
Tansu Biçer – İnfazcı No:14

Not: Yine en iyi beşte sıralama yok. Hepsi en birinci…

Şeylerin Şekli: İki vazgeçiş

Şeylerin Şekli ilk bakışta aşkı ve sanatı sorgular gibi gözüküyor. Açılış direkt olarak sanatın ne olduğu, ne olması, neleri nasıl anlatması gerektiği ile ilgili. Kapanış da bir ölçüde ne olmadığını anlatıyor. Arada ise aşk ele alınmış. Adam’ın güvensizliği sebebiyle kaçırdığı fırsatlar, Jenny’yi en yakın arkadaşına kaptırması, ama hâlâ içten içe sevmesi, bu arada güzel olduğu kadar küstah Evelyn’i bulması, ona aşık olması ama onun kendisine neden aşık olduğunu bir türlü çözememesi, sonra birazcık kendine güveni gelince başka kadınları düşünmeye başlaması, hatta Jenny’yle gecikmiş de olsa bir yakınlaşma yaşaması… Bir tür aşk öyküsü.

Ama her ikisi de asıl meselenin yan unsurları. Oyunda aşk da sanat da irdeleniyor, evet, ama asıl konu vazgeçiş. Adam tüm hayatından aşkı uğruna vazgeçiyor. Alışkanlıklarını, yaşantısını değiştirip arkadaşlarını terk ediyor. Burnunu bile yaptırıyor. Sonunda yaşadıklarının tamamının yalan çıkması, bu sorgusuz terk edişin, mutlu olmadığını düşündüğü hayattan ilk fırsatta vazgeçişin bir cezası.

Bu dönüşüm Adam’a hiç değilse bir şeyler öğretiyor. Evelyn tarafında ise bunu rahatlıkla söylemek mümkün değil. O da sanat uğruna büyük bir vazgeçiş yaşıyor aslında, tüm insanı değerlerden, kendi sözleriyle “aileden, dinden, toplumdan, devletten” uzaklaşıyor. İnandığı mutlak sanatı icra etmek uğruna, bir insanı kandırıp manipüle edebiliyor. Sonunda ortaya çıkardığı “eser” ile gurur da duyuyor. O kadar ki, pişmanlık bile hissetmiyor. Övgüler alacağını, sanat hayatına müthiş bir başlangıç yapacağını düşünüyor. Adam’a göre bu sanat değil, olsa olsa dizginlenemeyen ilgi çekme ihtiyacının bir sonucu. Ama Evelyn’in umurunda değil, o kadar vazgeçmiş insanlığından.

Aylar süren bekleyiş

Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler’in biletini 14 Ocak’ta almışız, 25 Nisan’daki gösterim için. Üç aydan fazla olmuş. Şu anda bu sezonun biletleri bitmiş durumda, gelecek sezonun biletleri eylülde çıkacakmış. Oyuncuların popülerliğinden kaynaklanıyor olsa da bir tiyatro oyununun kapalı gişe oynaması iyi bir şey.

Ancak bu oyun bu kadar beklenecek, bilet bulmak için uğraşılacak kadar iyi bir oyun değil. Sahnelenişinden değil, oyun metninden bahsediyorum. Temelde karı koca arasındaki zamanla aşkın yanı sıra nefreti de içerecek şekilde gelişen ilişkiyi anlatıyor. Fransızlar ikili, hatta üçlü
aşk ilişkilerini irdelemek konusunda, başka herhangi bir milletin yaklaşamayacağı denli çok üretim yapmış olmalılar. Yıpranmış ancak tükenmemiş bir sevginin, bir sürü hırgür sonunda iki sevgiliyi bir araya getirişini bu sezon Koca Bir Aşk Çığlığı’nda da izlemiştik. Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler de aynı konuda fazla yeni bir şey söylemeyen, olsa olsa kocaları karılarını ihmal etmelerinin sonuçlarına karşı uyaran bir oyun.

Oyunda artık klasikleşmekte olan bir Haluk Bilginer izledik. Ancak Vahide Gördüm’de aynı tadı alamadık. Gördüm role girememişti sanki, tavrını belirleyememişti. Bir yandan yaptıkları için vicdan azabı duyan, öte yandan kendini haklı çıkaracak sebepleri olan bir kadının ikilemini izleyemedik. Konsantrasyon sorunu vardı sanki, hatta zaman zaman prova yapmakta olan Haluk Bilginer’in karşına sırf diğer rolü okumak için çıkmış birini izliyormuş gibi hissettim. O akşama özel bir durumdu umarım.

Yine de oyun seyirciden büyük alkış aldı. Ancak bir kez daha, izleyenler izlediklerinin üzerinde ne kadar düşünüyorlar, merak ettim. Oyunun ilk perdesinde daha çok komedi unsurları ağırlıktaydı. Üstelik de sahnede, böyle bir malzemeyi çok iyi kullanan bir oyuncu var. Seyircinin neşelenmesi çok normal. Ancak ikinci perdede, işin rengi ortaya çıkıp oyun drama doğru hızla ilerlerken, Haluk Bilginer’in gayet sinirli ya da üzgün tepkileri bile seyircilerin gülüşmelerine sebep oldu. Sanki izleyici, oyunun komik yerlerini alımlıyor, gülecek bir şey bulamadığı diğer bölümleri, televizyonda reklam izler gibi boş boş izleyip, yeniden güleceği zamanı sabırla ve tetikte bekliyor. Bir küçük fırsat bulduğu anda da kahkahayı basıyor. Üstelik Oyun Atölyesi’nin seyirci kitlesi, toplumun daha yüksek eğitimli bir bölümünden oluşuyor. Yani bu tavırları daha da anlaşılmaz.

Ey tiyatro izleyicisi… Tiyatro sırf sizi güldürmek için yapılmaz. Her duruma gülmeyiniz. Trajikomik durumlarda, hatta ironik esprilerde gülerek, kendiniz komik duruma düşmektesiniz. Lütfen izlediğiniz oyunu tüketmeye değil anlamlandırmaya çalışınız. Aksi durumda hızla tükettiğiniz her şey gibi tiyatronun da bitmesine sebep olursunuz. Düşününüz… Korkmayınız, düşünmekten zarar gelmez…

Ful yaprakları

Yalnız bir adam var. Yalnızlığının nedeni belirsiz. Aslında yalnız olup olmadığı da pek belli değil. Bir genç kadınla çetleşiyor. Kadın doğuştan sakat, tekerlekli sandalyeye mahkum. Ama adama balerin olduğunu söylüyor. Annesi o doğarken ölmüş. Ona ablası bakıyor. İki kız kardeşi, babaları terk etmiş. Abla gündüz çalışmanın yanı sıra geceleri de fahişelik yapıyor. Sonunda bir akşam, kardeşinin çetleştiği acayip adam müşterisi oluyor.

Bu iki kadının öyküsüne rağmen, oyun aslında adamın etrafına kurulmuş. Kadınların hikayesi kısa ve sıradan. Adamınki ise belirsiz. Karısı var, ama bazen yok. Bazen onu başka bir adam için terk etmiş, bazen adam onu açık denizde yüzerlerken boğmuş. Adamın işi belli değil. Ama resim yapıyor. Yüzü olmayan bir kadını çiziyor hep. Lisedeyken, çok sevdiği ayakkabılarını giydiği bir gün bir kızı öpmüş. Bir tankın ardına bağlanıp sürüklenirken de aynı ayakkabıları giyiyormuş. Ya da kızı aslında başkası öpmüş, kendisi de tanka bağlanıp sürüklenen adamı izlerken gülen askerlerden biriymiş. Adam bunları anlatıp duruyor, hangilerinin doğru olduğu belli değil.

Uzun zamandır izlemek istediğim Ful Yaprakları‘na sonunda gittim. Ne düşüneceğimi pek bilmiyorum. Bir şeyler anlatmaktan çok olasılıklar, fikirler, olaylar bombardımanıyla kafa karıştırıp düşündürmeye yönelik bir oyun. Bu tür oyunlar izledik daha önce, ama bir Türk yazardan ikinci defa izliyoruz. Civan Canova, Mikadonun Çöpleri’ndeki adamı güncelleştirmiş. Kadını da ikiye bölmüş ve daha da arızalandırmış. Sonuçta Canova, Anday’dan hiç de uzak değil. Bu açıdan oyun, anlatmacı, hatta göstermeci Türk tiyatrosu içinde farklı, özgün bir yere sahip. Uzun süredir oynanıyor, hep de oynanmalı.